“Kötü söz sahibine aittir” ya…
Hani, “Lisanı münasip” ile söylense sahibi bu işten yırtar mı? Birazcık yumuşatsak, sağını solunu büksekte söylesek…
İçimizdeki fenayı saklayabilir miyiz?
Söz veya yazı, adamın kalitesini pazara çıkartacak kadar tehlikeli mi?..
Evet.
Kalite ne ise dilden dökülen de o!
Bir büyüğüm, “evladına konuşmayı öğretmeden susmayı öğret” derdi.
Fikrin ve duygunun anlatımını engellemek için değil, bu güzel hasletin sahibi olduktan sonra ağız ve dil çalışmaya başlasın diye önce susmak lazım.
Gündelik yaşamda, iş hayatında, siyasette velhasıl yaşamın hemen her alanında “DİLİNE SAĞIR KULAKLAR” ın iktidarı hâkim.
Duymuyoruz!
Ağzımızdan çıkanı duymuyoruz, duyamıyoruz!
Duymak için başka dudaklara bakıyoruz ama kendi dudaklarımıza hâkim olmuyoruz…
Olmayı da pek istemiyoruz.
Bağırır çağır, höykürürsek daha çok dinleneceğimizi sanıyoruz.
Boşuna…
…
Abdest almak için cami şadırvanına artık gitmiyorum.
Neden mi?
Yanı başımda, gırtlağından ve burnundan iğrenç sesler çıkartan adamla aynı safta olmak istemiyorum.
Şadırvana sümkürdüğünü bırakıp giden adam midemi bulandırıyor…
Bir Müslümanın bir farzı yerine getirirken böylesi iğrençlikler yapmaya hakkı olamaz…
Kalbini İslam’la şereflendirmek isteyen hiç kimse bu manzarayı görüp de Müslüman olmaz.
Benden hatırlatması…
Üstüne sıçratılan su da cabası…
…
İsrail ve uşağı emperyalist ABD’nin, Haram aylarda ve özellikle içinde bulunduğumuz Ramazan ayında; İran’da yaptığı insanlık dışı saldırılara, 150’nin üzerinde evladımızın kasıtlı hedef alınarak şehit edilmesine sessiz kalan, DİLLİ-DİLSİZ bütün şeytanları Allah’a havale ediyorum.
Bu acılar içinde ramazan ayınızı tebrik ederim.
Lütfen, birazcık insan olalım…

